
bu toplarda zıplamak istiyorum, ama kamera olmasın lütfen..
Bugün şener'le metrobüsle avrupa yakasına geçerken Ortaköy sırtlarındaki Japon esintileri olan evi gösterdi. Cumhuriyet döneminde Ankara'da da önemli devlet binalarını yapan Japon bir mimarın kendi için yaptığı ev olduğunu anlatmıştı. Hiç Japon mimar duymamıştım, zira Ankara'ya Japon mimar girse heralde o kadar sıkıcı devlet binaları da olmazdı. Bu binayı yapan adamı bulmak biraz zor oldu, ama kimliğini öğrendim; Bruno Taut adında Hitler'den kaçıp Türkiye'ye sığınmış, bir miktar Japonya'da kalmış Alman bir mimar yapmış. Ankara'da DTCF Binasını yapmış. UNESCO tarafından korunan eserleri var. Şu anda ünlü bir mimar. 1938de ölüyor ve Edirnekapı Mezarlığına defnedilmiş. Her gün önünden yanından geçtiğimiz ayrıntıların altını kazıyınca neler çıkabiliyor ne ilginç. Bir ilginç şey ise; bu evin tarihi hürriyetteki en iyi 10lardan birinde buldum. Bir daha hürriyet.com.tr yi açmayacağım demiştim yine açmak zorunda kaldım.
Alafranga tuvaletten feyz alarak Kore'de ev yapmışlar. Ben yapsam orta kısma yüzme havuzu kondururdum. Ama işte çayır çimen yapmışlar. Benim en büyük sıkıntılarımdan biri de tuvalette beklemektir. Bekle bekle dur, vakit geçiremem. Heralde bu evde böyle bi dert de olmayacak kadar çok tuvalet olsa gerek...Tabi böyle bir yaşam alanının içinde olmanın kime ne faydası vardır anlamış değilim. Küçük çocuk evini tarif ederken tuvalette oturuyoruz mu diyecek o da ayrı konu...
Gittiğim ülkelerden aldığım magnetlerle buzdolabının kapağını doldurmak istiyorum. Tabi bu hızla gidersem bu o kadar kolay bişey olmayacak farkındayım:) Zaten kapağın üstünde şu an en çok magnetli nikah şekerleri bulunuyor.
Bu duvarı ise blok baskı fotoğraflarla doldurmak istiyorum. Bu birinci isteğime göre daha kolay. İlk fotoğraf kardeşimden, buraya tablo asmaya çalışıp duvarı mahvedince ve akşama da misafir geleceği için bu fotoğrafı yapıştırmıştık.
billy kitaplığı, 75ten beri bu kitaplık üretiliyor. Hatta bu dolsun, sonra yanına bi tane daha billy alsak hiç fena olmaz. 50 mm objektifle çektiğim için kitaplığın alt kısmı alamadım. Ama genel olarak görüldüğü üzere ütü dahil herşey var. Bir sürü kitabımız olunca bunlara başka yer bulacağız:) Yıllardır göçebe yaşayınca (yurt-öğrenci evi) kitap da birikmiyormuş bunu farkettim.
Suyun içinde olmayı çok severim. Bunu da halen anne karnına özlem duymama bağlarım. Denizde ya da havuzda sırtüstü yatayım, işte bu benim için en büyük terapi olsa gerek..(Scuba diving kısmına değinmiyorum şimdilik)
Prag'tan daha da hasta olarak dönünce ilk iş eve yakın bir özel hastaneye gittim. Bir günlük iş göremezlik belgesi ve bir reçeteyle çıktım ordan. Hastanenin hali özel olmasına rağmen içler acısıydı. Fotokopi makinasnın icadından habersiz insanlar çalışıyodu:) Ordan çıkınca hastanenin hemen karşısındaki eczaneye gittim, bunca zaman özel sağlık sigortamı kullanıyordum, bir kere de SSKdan ilaç alayım dedim. 14 liralık ilacın 9 lirasını ben ödedim. Eczacı kalfasına da sordum bu nasıl iş benim bişey ödememem gerekmiyor mu diye, kanunlar değişmiş vs. bunları anlattı. Bugün de rapor almak için evin yakınındaki sağlık ocağına gittim. Buranın durumu da ilginçti. Beklerken içerdeki hastalarla da kaynaştık. Sonunda sıra bana geldi. Doktor 2 günlük rapor verdi. Ama işe gidilmeyen günler için de SSK maaşımdan kesiyormuş. Artık bunun neden böyle olduğunu sormadım bile..