Orhan Pamuk'un son kitabı masumiyet müzesi 29 ağustosta kitapçılarda yerini alacakmış, bu kitap için iletişim yayınları bir web sitesi hazırlamış. Daha önce de Orhan Pamuk kitapları için panolarda reklamlar dolanmıştı, o durum bana çok itici gelmişti nitekim reklamları ortada dönen kitap da okuduğum en kötü eseriydi. Heralde en çok satan eseri de olur. Ama web sitesinin tüm yazar ve kitaplar için olması gerektiğini düşünüyorum, masumiyet müzesi için kilit cümlesi "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" olan pespembe bir site tasarlanmış. İletişim yayınevi hazırlamış olsa gerek, çünkü kendi siteleri de gayet düzgün görünüyor. iletişim yayınları
kitap
Orhan Pamuk'un son kitabı masumiyet müzesi 29 ağustosta kitapçılarda yerini alacakmış, bu kitap için iletişim yayınları bir web sitesi hazırlamış. Daha önce de Orhan Pamuk kitapları için panolarda reklamlar dolanmıştı, o durum bana çok itici gelmişti nitekim reklamları ortada dönen kitap da okuduğum en kötü eseriydi. Heralde en çok satan eseri de olur. Ama web sitesinin tüm yazar ve kitaplar için olması gerektiğini düşünüyorum, masumiyet müzesi için kilit cümlesi "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" olan pespembe bir site tasarlanmış. İletişim yayınevi hazırlamış olsa gerek, çünkü kendi siteleri de gayet düzgün görünüyor. iletişim yayınları
2008 pekin
Bol rekorlu bir olimpiyat geldi geçti, küçümsediğimiz Çin gayet başarılı bir organizasyon hazırlamış. Çin denince benim aklıma öncelikli iki şey gelir, birincisi ucuz ve kalitesiz eşyalar, ikincisi ise Hunlardan ödleri patlayan ve amansızca set yapan Çinliler..Çinlilerin çalışkanlıkları o zamandan belliymiş, Türklerin ise ne kadar güçlü olduğu..Her 4 yılda bir olimpiyatlar olurken her 4 yılda bir de 2000 bilmem kaçtaki olimpiyatı kim yapıcak diye oylama turuna çıkan bir olimpiyat komitesi olur. Türkler web sitelerinden oylamaya başlar, yürekten isteriz istanbulumuzda da olimpiyat yapılsın. Futboldan başka desteklediğimiz bildiğimiz spor var mıdır? tabiki yoktur ve sadece para kazanmak için isteriz, gelsinler döviz bıraksınlar, e bi de reklamımız olsun tabi...yenilerde olimpiyat stadı yapıldı, başka? Değil olimpiyatlarda kullanmaya, olimpiyat sporcularımıza çalışacakları ortam bile sunamıyoruz. Jamaikalılar atletizmdeki başarılarını genlerine ve çalışmalarına bağlıyorlar. Ata sporumuz güreşte neyseki tam takım gönderdik, e ne oldu; yurtdışı transferimiz bizim için altın madalya kazandı, bir tane bronzumuz var. Genimizde var ama gene olmuyor.. savaşçı bir millet iz dolayısıyla su balesinde, jimnastikte madalya beklemiyorum, ama bari güreşte, halterde, çekiç atmada, atletizm, tekvandoda bişiler yapalım. atalarımızdan bize miras kalan bişiler olmalı, savaş meydanlarında hiç koşmadan mı kazandılar?? halbuki açılış seremonisinde ne kadar umutlanmış ve heyecanlanmıştım kafileyi görünce..
ama nafile..Öyle ya da böyle Çinin çalışkanlığını örnek almalıyız. Bunca zaman sürekli kendimizi seçilmiş ulus olarak görüp yeldeğirmenine bodoslama girdiğimiz için kaybediyoruz. (Kurtuluş savaşı hariç). Bir kere olimpiyatları yapıcak teknik altyapıyı sunsak bile acaba açılış ve kapanış seremonilerinin üstesinden nasıl gelirdik onlara ne gösterirdik merak ediyorum. jimnastik, yüzme, su balesi izlemeye abaza erkekler akın ederdi, olimpiyat ruhu gereği en önde ilerleyen Yunanistan bayrağı geçerken heralde yuhalardı milletimiz..Adı üzerinde "oyun" olan bir şeyi savaşa çevirirdi. Öyle ya da böyle bir olimpiyat daha bana İstanbulda yakın tarihte bir olimpiyat olamayacağını gösterdi. Kısacası yıllar önce ölesiye korkuttuğumuz bu yüzden ellerinde olsa kıtayı ikiye bölecek olan çinliler bence şimdi sağlam bir tur bindirdiler bize..
Olimpiyatları izlemek bir taraftan çok güzeldi, halen jürinin nasıl puan veridğini anlayamadığım oyunlar olsa bile izlemekten keyif aldım ama bir taraftan da yolumuzun uzun olduğunu bir kere daha görmek üzdü...
kafka

kafkanın meşhur davasını zor da olsa ben de okudum, varlık yayınlarının çıkardığı baskıyı okudum, ama cem yayınlarından çıkan baskının daha iyi olacağını tahmin ediyorum, çünkü salt kitaptan öte içinde yorumlar da barındırıyor. Veba kadar çok sembol içermese de yorumlanmış halini okumak daha faydalı olabilir, açıkcası kafkanın edebi anlatımı çok tat vermiyor ne yazık ki, çünkü cümleleri bana soğuk geldi ve edebi de değildi, belki bunda da kitapta da yaratmak istediği o soğuk ortamı böyle bir dille anlatmanın başarılı olabileceğini düşündü. Bunu öğrenebilmek için yazarın diğer kitaplarını okumam gerekiyor. Anlatış şeklinden ziyade anlattığı konu ilgi çekici...kitap bir dava ile başlıyor, Bay K. suçlu durumunda yargılanıyor, ama davanın içeriğine kitap boyunca değinilmiyor. kendisi de zaten bunu merak etmiyor, dolayısıyla bildiğini tahmin ediyorum. Gündelik hayat içinde her anımız bir dava uğruna geçiyor, bu dava o davalardan biri de olabilir. Ama genel olarak bakarsak bize ait olan en büyük dava Tanrı ile olan davamızdır. Kitapta da bu bu zorlu sürecin anlatıldığını düşünüyorum. Nitekim kitap da bir katedralde son buluyor. Kafka için karanlık yazar deniliyor, ama aslında aydınlığı işaret ettiğini düşünüyorum, sadece anı eleştirebilmek için bu yola başvurmuş.
Düşündüren yazarları seviyorum, düşünmeden bişiler kurgulamadan okunulan kitabın kişiye çok faydası olduğunu düşünmüyorum. Çünkü öyle olunca kitap halen yazarın oluyor, ama diğer türlü kitap hem yazarın hem de okurun oluyor.
Sonuç olarak okunması ve düşünülmesi gereken farklı bir kitap..
uyuryazarkasa
sevgili uyuryazar (kardişim) ve yazarkasa, uyuryazarkasa günlüğünü oluşturup yazdıklarını ortak yerden yayınlamaya karar vermişler, çeşitli konu başlıkları altında çeşitli konularda fikirlerini beyan ediyorlar, bunla beraber uyuryazarı takip etmek hem zorlaşıyor, yazdığı yerlerin sayısı gitgide artıyor, sözlükler, dergiler, bloglar..her yeri takip etmek gerekiyo onun yazdıklarını okuyabilmek için..onu okumuycaz da kimi okuycaz, katlanırız onun için..yazarkasa da aynı şekilde her yerde insanın karşısına çıkabilecek biri, her ne kadar ben onu uyuryazardan öğrenmiş olsam bile..yazıyor yazıyor, mübarek düşünce küpü ikisi de...e tabi şunu da unutmamak gerekiyo, adsense leri de var, çocuklar öğrenci, arada bi tıklayın kitap paraları çıksın:) 
nereye gitsem
alışkanlık
git gide yeni olan şeylere daha önyargılı yaklaşmaya başladım, alıştığım şeylerin yerine yenileri koymak ve eskisini unutmak zor geliyor..alışkanlık aslında, yaşarken farketmeden bağlandığımız, kaybedince de adını koyduğumuz bişey...bu yüzden alışkanlık aslında elimizi kolumuzu bağlayan bir ip, zamanla incelip kaybolan yerini başka bir ipe bırakan bir yük..Yani alışkanlıklarını bırakmanın ilacı da başka alışkanlıklara farkında olmadan sahip olmak..bir de bunun ötesi bağımlılık var, bir şeye muhtaç olmak diyebiliriz. alışkanlıkta insan o varlığa karşı halen üstün olabiliyorken bağımlılıkta üstünlüğünü kaybetmiş demektir, artık özgür değildir..
alışmamak lazım, o yüzden arada bir insanın tersten bakması lazım herşeye..ve tabiki bağlanmamak hiçbişeye...
alışmamak lazım, o yüzden arada bir insanın tersten bakması lazım herşeye..ve tabiki bağlanmamak hiçbişeye...
edebiyat denemeleri
edebiyat insanı ceydam ve kardeşimin projelerinden birini daha tamamladık. Yazı yazmak bu sefer çok zor geldi, belki de dünya işlerime çok daldığım ve artık hayal dünyamı öldürdüğüm için...belki de zaten hiç yeteneğim olmadı ya da kelimelere önce ben küstüm, sonra da onlar bana küstüler bilemiyorum..sonuç olarak ortaya benden pek hoş bişey çıkamadı, kitabın zayıf halkası olarak kendimi seçtim. Yine de mutluyum, severek okuduğum insanların arasında yazmak çok güzel bişey..
Örnek mi hemen burada; Ceydanın yazdıklarını çok beğendim, işte bi kuble...
[
Vapurlara özenen bir arkadaşım oldu sonraları.“Niye?” diye sordum ona. “Yükünü boşaltmadan iki yaka arasında gidip gidip gelmek ne zordur bilir misin?” dedi. “Ben…” dedim, “bilirim ne büyük yalnızlıktır, diyememek. Yetmez mi?”
]
kitap burdan indirilebilir. Diğer projelerimizle ilgili bilgiler de mevcut..artık grubumuzun adı bile var, projeci yazarlar:) ben ve yazarlık??
Örnek mi hemen burada; Ceydanın yazdıklarını çok beğendim, işte bi kuble...
[
Vapurlara özenen bir arkadaşım oldu sonraları.“Niye?” diye sordum ona. “Yükünü boşaltmadan iki yaka arasında gidip gidip gelmek ne zordur bilir misin?” dedi. “Ben…” dedim, “bilirim ne büyük yalnızlıktır, diyememek. Yetmez mi?”
]
kitap burdan indirilebilir. Diğer projelerimizle ilgili bilgiler de mevcut..artık grubumuzun adı bile var, projeci yazarlar:) ben ve yazarlık??
Picasso
Picassonun Guernica isimli ünlü resminin 3 boyutlu videosunu hazırlamışlar. Sadece resime bakarak, o zamanki olayları anlamak, simgeleri çözmek gerçekten zor..sanatçının neyi anlattığını okumak, araştırmak gerekiyor, peki sanat nedir, sanat eseri nedir diye sorgulayacak olursak bu çalışmanın sanat eseri olduğuna nasıl karar verilmiştir? vakti zamanında picasso çıkıp ben şunu anlatmaya çalıştım deyip millete ders mi vermiştir yoksa herkes kendi mi çözmüştür bu resmi?? çözmüşlerse nasıl yapmışlardır,çok mu üstün zekalı bu insanlar??
Çin neden kalabalık?
Hep diyoruz 1 milyar Çinli var diye ama nasıl bu rakama ulaştılar hiç düşünmüyoruz. Zaten düşünsek de internette de çok bi şey yok, 1950 öncesi nüfus bilgileri hakkında kaynak bulamadım, tek çocuk politikası hakkında çok fazla makale mevcut. Genel olarak düşünecek olursak, Çin ev Hindizstan Asya kıtası için yerleşim olarak en uygun bölge, ayrıca Çin baskın bir politikaya sahip, çevresindeki insanları da Çinlileştirmiş olabilir. yerleşik hayatları olması ve göç vermemeleri de tabi ayrı bir özellik. Türkler Orta Asyada kalsaydı bu kadar dağılamıyacaktık ve nüfusumuz şu an kimbilir kaç olacaktı??
iç savaşlar
Son yüzyılın en önemli iç savaşları Yunanistan, Amerika ve İspanya iç savaşlarıdır. Yunanistan ve İspanya iç savaşlarına bakacak olursak, ülkedeki koministlerin komşu ülkeler tarafından desteklenerek iktidara meydan okumalarını sağlayarak ve sonra da onları yalnız bırakılarak başlatılmıştır. Başka ülkelerin kışkırtmasıyla farklı görüşteki insanlar ayaklanmış ve ülke kaosa sürüklenmiştir. Amerikada ise biraz uzaktan bakınca, iç savaş gerçekten iç gibi görünüyor. Kölelik düzenine son vermek için savaşılmış, ama tabi amaç köleler için özgürlük değil, dünyada kimse o kadar iyi değil, hele amerikada hiç. Kuzey Amerika sanayi devrimini yaşamış, Güney Amerikada ise halen kölelik düzeni hakim, Güney Amerika sanayileşmeşmediği halde zenginler daha zengin, daha kolay para kaznıyorlar, çünkü köleleri var. Hal böyle olunca da sanayileşmenin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor. Dolayısıyla dengeler kurulsun diye; kölelere özgürlük muhabbeti başlıyor. Tabi köle ha sanayi de çalışmış ha çiftlik de çalışmış, onun için özgürlük yine yok, aynı şekilde çalışmaya devam edecek. Dış etken olarak İngiltere ve Fransa var, Amerikaya Afrikadan getirdikleri siyah renkli insanları köle olarak satarak para kazanan bu ülkelerin, iç dinamikleri tetikleri söyleniyor. (Okumak gerekiyor)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
